%100 konsantreli meyve suyu, kan şekeri düzeylerini değiştirmiyor

Beslenme Bilimi Dergisinde (the Journal of Nutritional Science, ESCI kategorisinde bir dergi, A sınıfı bilimsel bir dergi değil) yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, % 100 konsantreli meyve suyunun tüketilmesi, açlık kan insülinini, açlık kan şekerini veya insülin direncini önemli ölçüde etkilemediği gösterilmiştir.

Çalışma bulguları %100 konsantreli meyve suyu tüketiminin artan tip 2 diyabet riski ile bağlantılı olmadığını gösteren önceki çalışmalarla tutarlıdır. Ayrıca, meyve suyunun glisemik kontrol üzerinde önemli bir etkisi bulunmadığına dair önceki çalışmaları da destekliyor.

Çalışma,% 100 meyve suyu tüketimi ile kan şekeri kontrolü arasındaki korelasyonu sayısal olarak değerlendiren kapsamlı veri analizi içermektedir.

Araştırma bir metaanaliz olup, 18 randomize kontrollü çalışmayı içermektedir ve elma, narenciye, çilek, nar ve üzüm gibi meyvelerin %100 suyunun açlık kan insülini ve kan glikoz düzeyleri üzerinde yaptığı etkiyi değerlendirmiştir. Çalışmada bu durum, diyabet riski için bir biyolojik belirteç olarak kullanılmıştır.

Sağlıklı bir yaşam tarzı, tip 2 diyabetin önlenmesi ve tedavisinde ilk savunma hattıdır. Sağlıklı bir diyet, düzenli fiziksel egzersiz ve sağlıklı bir vücut ağırlığını sağlamak da önemlidir.

 

ABD Diyet Rehberleri, sağlıklı bir beslenme kalıbının sebze, meyve, az yağlı ya da yağsız süt, tahıllar ve çeşitli protein gıdaları içermesi gerektiğini belirtmektedir. Yarım büyük bardak %100 meyve suyu bir porsiyon meyvenin yerini alabilir ve insanlara diyetlerine daha fazla beslenme sağlamak için bütün meyveleri ekleyebilir.

Kaynak: https://www.eurekalert.org/pub_releases/2018-01/kc-n-nrf011718.php

www.spsskursu.org

spsskursu@gmail.com

Tel: 0533 813 8786

Anahtar Kelimeler: spss analizi, spss veri analizi, spss kursu, spss kursu Ankara, spss kursu İstanbul, spss kursu İzmir, spss kursu Adana, biyoistatistik kursu,  biyoistatistik kursu Ankara,  biyoistatistik kursu İstanbul,  biyoistatistik kursu İzmir,  biyoistatistik kursu Adana, uygulamalı biyoistatistik kursu, tez istatistiği, spss öğrenmek istiyorum, spss eğitimi, online spss eğitimi, online spss kursu, spss yardım, spss yorumlama, istatistik merkezi,  medikal istatistik, tıbbi istatistik, akademik tez danışmanlığı, akademik danışmanlık,   tıpta uzmanlık tezi hazırlama, makale danışmanlığı…

YENİ BİR ARAŞTIRMAYA GÖRE DOĞUM KONTROL HAPLARI, MEME KANSERİ RİSKİNDE ARTIŞ İLE İLİŞKİLİ BULUNMUŞTUR.

Daha düşük östrojen içeren modern doğum kontrol haplarının, geçmişteki kullanılanlara göre daha az yan etkisi vardır. Ancak Danimarka’da yapılan geniş katılımlı bir çalışmada, özellikle uzun süreli kullanımlarda yeni hapların da önceki haplar gibi, meme kanseri riskini hafifçe artırdığı kaydedilmiştir.

Araştırmacılar, sadece progestin içeren rahim içi araçlar ile benzer bir meme kanseri riski bulmuşlar ve implant gibi diğer hormonal kontraseptiflerdeki riski de ekarte edememişlerdir. Ancak, araştırmada kaydedilen toplam risk artışı küçüktür. Örnek verilecek olursa eğer; 7700 kadın bir yıl oral kontraseptif kullanması durumunda 1 kadında meme kanseri geliştiği hesaplanmıştır.

Araştırmayı yapan uzmanlar, kadınların, modern oral kontraseptifler için ”diğer kanser risklerini de azaltır” haberlerine karşı bu yeni durumu da göz önünde bulunduracağını düşünmektedir. Bununla birlikte Harvard Brigham ve Kadın Hastalıkları Hastanesi’nde Koruyucu Hekimlik Şefi Dr. JoAnn Manson, “Doğum kontrol hapları hâlâ aile planlaması için güvenli ve etkili bir seçenek olarak algılanmalıdır” vurgusunu yapmaktadır.

 

Amerikan Kanser Derneği’nden bir meme kanseri epidemiyolojisi uzmanı Mia Gaudet, eski doğum kontrol hapları üzerinde yapılan araştırmalarda meme kanseri riskini yükseltmesine rağmen bağırsak, rahim ve yumurtalık kanseri riskini azaltması nedeniyle “net kanser yararı” gösterdiğini söylemektedir. Araştırmaya dahil olmayan Gaudet, yeni, düşük doz kontraseptiflerin meme kanseri riskini düşüreceği konusunda iyimser bir düşünce olduğunu ancak bu sonuçların bu umutları kesintiye uğrattığını söyledi.

Hormonal kontraseptiflerin mevcut ve son zamanlarda kullanımı, meme kanseri riskini %20 artırmaktadır. Risk uzun kullanımla artış göstermekte olup, bir yıldan az kullanımda %9’luk, 10 yılı aşkın kullanımdan sonra  ise %38’lik bir artış kaydedilmektedir.

Araştırmacılar doğum kontrol hapları türleri arasında da bir fark bulamadılar. Deri içine uygulanan hormonal yöntem (patch), vajinal halka, implant ve progestin yüklemesi gibi doğum kontrol yöntemlerini daha az sayıda kullanıcısı olması nedeniyle sonuçlar daha az belirgindi, ancak analizde bu yöntemlerin hiçbirisi için meme kanseri risk artışı ekarte edilemedi. Kopenhag Üniversitesi Hastanesi’nden baş araştırmacı Lina Morch, “Ne yazık ki hiçbir hormonal kontraseptif türü tamamen risksiz değildir” dedi.

Aile öyküsünde meme kanseri yakını olan kadınlar doktorlarına diğer kontraseptiflerden bahsetmek isteyebilirler.  Dr. Rao “Oral kontraseptifler de diğer ilaçlara benzemektedir. Her ilaç gibi riskleri ve faydaları vardır, onları almak için bir nedeniniz varsa bunu yapmak çok makuldür” demektedir.

Bu çalışma Aralık (2017) ayında New England Journal of Medicine’de (İmpact Faktor: 72,4) yayımlanmıştır.

Kaynak: http://www.independent.co.uk/life-style/health-and-families/health-news/breast-cancer-risk-birth-control-pills-oral-contraception-oestrogen-levels-novo-nordisk-foundation-a8096661.html

www.spsskursu.org

spsskursu@gmail.com

Tel: 0533 813 8786

 

Anahtar kelimeler: spss kursu, spss kursu Ankara, spss kursu İstanbul, spss kursu İzmir, spss kursu takvimi, spss kursu yapan yerler, spss kursu başvuru, spss kursu online, spss eğitimi, spss destek, spss öğrenmek istiyorum, spss merkezi, spss analizi, spss yardım

Gebelikte asetaminofen (parasetamol) kullanımı gerçekten güvenli mi?

Amerikada hamile kadınların yüzde 70’i ağrı, enfeksiyon ve ateş tedavisinde asetaminofene (parasetamol) ulaşabilmekte ve ilacın güvenliği konusunda tartışmalar süregelmektedir. Yeni araştırmalar aydınlatılması gereken ek riskleri beraberinde getirdi.

Amerika’da Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), gebelik sırasında herhangi bir ağrı kesici ilaç kullanmadan önce doktora danışmanızı önermektedir.

Asetaminofen (parasetamol olarak da bilinir), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hamile kadınların yüzde 65-70’i tarafından kullanılmakta ve reçetesiz ağrı kesici olarak satılmaktadır. Aynı zamanda, birçok soğuk algınlığı veya grip belirtileri, alerji ve uyku sorunları için kullanılan ilaçların içinde de bulunmaktadır.

Amerika’da Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) “gebelik sırasında etkili bir şekilde tedavi edilmeyen şiddetli ve kalıcı ağrı, annede depresyon, kaygı ve yüksek tansiyon ile sonuçlanabileceğini” belirtmekte ancak gebelik sırasında reçeteli veya reçetesiz ağrı kesicilerinin yararlarını ve risklerini dikkatlice tartmanın önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Geçen haftalarda yayımlanan, iki yeni bilimsel araştırmada gebelikte asetaminofen kullanımının doğurganlık ve dil gelişimi üzerine potansiyel etkilerine işaret edilmektedir.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Davranış Sorunları

Geçen Kasım ayında yurtdışı bilimsel bir dergide (the journal Pediatrics; impactı 3,87) yaklaşık 100.000 annede hamilelikte asetaminofen kullanımıyla ilgili bir araştırma yayımlandı. Bu araştırmada annelerin neredeyse yarısı gebelikte asetaminofen kullanmıştı. Araştırmacılar, annelerin gebelikte 7 günden fazla asetaminofen alması durumunda DEHB belirtileri olan bir çocuğa yakalanma riskinin önemli ölçüde arttığını ortaya koydu. İlaç, ateş, enfeksiyon veya ağrı olmasına bağlı olarak kullanılmasına bakılmaksızın 29 gün veya daha uzun süre kullanılması durumunda DEHB olan bir çocuğa yakalanma riskini iki katına çıkardı. İlaç ileri gebelikte (32 haftada) kullanıldığında da aynı özellikler görülürken, duygusal belirtiler ve toplam davranışsal zorluk riski de yüksek bildirildi.

  • SPSS KURSUMUZA KATILIM İÇİN TIKLAYINIZ.

Asetaminofen ve dil gecikmesi

Bu ay yayımlanan yeni bir bilimsel araştırma, asetaminofenin neden olabileceği potansiyel tehlikelere bir başka boyut daha ekledi. New York’daki bir tıp fakültesi akademik personeli tarafından gerçekleştirilen bu çalışmada gebelikte (8-13 haftalarda) beyana dayalı asetaminofen kullanımı ile çocuktaki dil gelişimi arasındaki ilişki incelendi. Çalışmada değerlendirilen 754 gebenin %54’ünün erken gebelikte (8-13 haftalarda) asetaminofen kullandığı belirlendi. Çocuklarda dil gecikmesi -çocuğun 30 aylıkken 50 kelimeden daha az kelime kullanması- uzman hemşireler tarafından takip edildi. Yazarlar, makalede bu durumun “zayıf bilişsel gelişimin erken belirteci” olduğunu açıklamaktadır.

Çocukların yüzde 10’unda dil gecikmesi yaşandı. Bununla birlikte, anneler erken hamilelik döneminde altı veya daha fazla asetaminofen tableti aldığında, kızlarının dil geciktirme riski yaklaşık altı kat arttı, erkek çocuklarda ise risk artışı saptanmadı. Araştırmacı Prof. Swan, çalışma sonuçlarını yorumlarken “Gebelikte asetaminofen kullanımının yaygınlığı ve dil gelişiminin önemini göz önüne alarak, bulgularımız diğer çalışmalar da desteklenirse eğer, hamile kadınların gebelik sırasında bu analjezik kullanımlarını sınırlamaları gerektiği ortaya çıkmaktadır.” ifadelerini kullanmıştır. “Araştırmada dil gelişimine bakmamız önemlidir,” çünkü ekliyor: “çünkü dil gecikmesi çocuklarda gelişebilecek diğer nörodavranışsal sorunlar için bir ön sinyaldir.”

Peki gebelikte Asetaminofen güvenli mi?

Maalesef basit bir cevap yok. Birçok araştırmada Asetaminofenin sporadik ve düşük dozlarda alınması durumunda uzun süreli etkiler göstermediği bildirilmektedir. Bununla birlikte, hamileliğin ilk dönemlerinde altı tabletten fazla kullanımı kız çocuklarında dil gecikme riskini arttırdığı bu çalışmada rapor edilmiştir. Bazı bebek bekleyen anneler için, asetaminofen’in daha uzun süre kullanılması, şiddetli ağrı veya ateş ile enfeksiyonlarla başa çıkmanın tek yoludur ve tedavi edilmezlerse doğmamış bebeğine potansiyel zarar verebilir. Risk ve fayda birlikte değerlendirildiğinde dengeyi ayarlamak önemlidir.

Bu nedenle: doktorunuzla birlikte hareket edin ve sadece tavsiye edildiğinde asetaminofen kullanın. Bu arada, gelecekte yapılacak çalışmalar bu konuyu daha da aydınlatacaktır.

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/320584.php

www.spsskursu.org

spsskursu@gmail.com

Tel: 0533 813 8786

 

Anahtar kelimeler: spss kursu, spss kursu ankara, spss kursu istanbul, spss kursu takvimi, spss kursu yapan yerler, spss kursu başvuru, spss kursu online, spss eğitimi

VÜCUTTAKİ FAZLA SU (ÖDEMLER) DOĞAL OLARAK NASIL ATILIR ?

Vücuttaki fazla su, aynı zamanda ödem olarak adlandırılır ve çok yaygın görülmesine karşılık nadiren endişe kaynağıdır. Bununla birlikte, rahatsızlık verebilir ve vücutta istenmeyen şişkinlik veya şişlik oluşturabilir.

Bu makale, fazla su tutulumu ile baş etmeye yönelik basit, sağlıklı yaşam tarzı ipuçlarını özetlemektedir.

Su birikimi hakkında bazı bilgiler:

Su genellikle bir yetişkinin toplam vücut ağırlığının yüzde 50 ila 60’ını oluşturur. Vücutta kalan ekstra suya “su birikimi veya su tulumu” denir.

Vücutta su biriktiğinde, özellikle karında, bacaklarda ve kollarda şişkinlik ve şişliğe neden olabilir.

Su birikimi, bir kişinin kilosunu gün içinde 1 ila 2 kilograma kadar değiştirebilir.

Şiddetli su tutulumu kalp veya böbrek hastalığının semptomları olabilir. Hastalık dışında olanlar ise çoğunlukla geçicidir ve kendi başınıza ya da basit bir yaşam tarzı değişikliği ile gidebilir.

Su tutulumunu azaltma yolları

Bir kişinin hızlı ve doğal olarak vücuttaki su tutulumunu verebildiği çeşitli yollar vardır. En etkili teknikler şunlardır:

  1. Sodyum (tuz) alımını azaltın

Su tutulumunu yenmek için ilk adım, sodyum açısından zengin gıdaları (tuzlu gıdalar) düşük sodyum eşdeğerleri ile değiştirmektir. Çok fazla sodyum veya tuz, hızlı bir şekilde su tutulmasına neden olabilir. Bunun nedeni, vücudun sodyum-su oranının dengeli bir şekilde çalışması için dengelenmesi gerektiğidir, bu nedenle çok fazla tuz tüketilirse su denge için vücutta tutulacaktır.

Güncel diyet rehberlerinde günde 2,3 miligramdan (mg) fazla sodyum önermemektedir. Sofra tuzu sodyum açısından yüksektir ancak tüketilen sodyumun dörtte üçü işlenmiş gıdalarda saklıdır. Bunlara peynir, ekmek, dondurulmuş yemekler, hazır çorbalar  ve tuzlu aperitifler dahildir. Sebzeler, fıstıklar ve tohumlar gibi doğal gıdalar, sodyumda çok düşüktür. Bazı gıdalar mesela muz, avokado ve yapraklı sebzeler de dahil olmak üzere sodyum düzeylerini azaltabilirler.

  1. Daha fazla su tüketin

Dikkat çekici olsa da, içme suyu aslında su tutulumunu azaltabilir. Dehidrasyon (vücudun susuz kalması) durumunda, vücut suyun eksikliğini telafi etmek için daha fazla su tutabilir.

Su, aynı zamanda böbrek fonksiyonunu geliştirir, fazla su ve sodyumun vücuttan atılmasına izin verir. Erişkinler günde yaklaşık 2 litre su içmelidir. Şekerli içeceklerin saf suyla değiştirilmesi, vücudun günlük su ihtiyacını karşılamak için mükemmel bir yoldur.

  • SPSS KURSUMUZA KATILIM İÇİN TIKLAYINIZ.
  1. Karbonhidrat tüketimini azaltın

Karbonhidratlar da vücutta ekstra su depolamasına neden olur. Karbonhidrat yediğimizde, hemen kullanmadığımız enerji glikojen molekülleri olarak saklanır. Her gram (g) glikojen, 3 g su bağlar.

Karbonhidrat tüketimini azaltmak glikojen depolarını kullanmanın hızlı bir yoludur, bu da su tutulumunun azalacağı anlamına gelir.

Tıp Enstitüsü Gıda ve Beslenme Kurulu’na (Institute of Medicine’s Food and Nutrition Board) göre, yetişkinlerin her gün çalışabilmesi için en az 130 g karbonhidrat tüketmesi gerekir, ancak ortalama bir Türk diyeti buna karşılar.

Ortak karbonhidratlar arasında ekmek, pirinç ve makarna bulunur. Bazı karbonhidratlı gıdaların yağsız et, yumurta ve soya ürünleri gibi yüksek proteinli gıdalarla değiştirilmesi su tutulumunu arttırabilir.

  1. Takviyeler

Vitamin B-6 ve magnezyum oksit, sıvı tutulumu için etkili doğal ilaçlar olabilir.

Bu takviyeler, vücudun sistemden ekstra su ve sodyum boşaltmasına yardımcı olmak için böbreklerle birlikte çalışır. Araştırmalar, bu iki takviyenin, su tutma dahil, adet öncesi sendrom (PMS) semptomlarının hafifletilmesinde çok etkili olduğunu gösteriyor. Ayrıca karında şişkinlik, bacaklarda şişme ve meme hassasiyetini düşürebilirler.Yan etkileri olabilir veya diğer ilaçlarla etkileşime girebileceğinden, takviyeleri almadan önce bir doktora danışılması önerilmektedir.

  1. Egzersiz yapın

Egzersiz, vücudun ekstra su terlemesi yapmasını sağlar. Bu su ağırlığının egzersizden hemen sonra düşmesine neden olur.

Egzersiz ayrıca kan akışını uyarır ve vücutta, özellikle bacaklarda ve ayaklarda sıvı birikimini azaltabilen dolaşımı geliştirir. Egzersiz, glikojen depolarını yakarak suyun ağırlığını daha da düşürür. Bununla birlikte dehidrasyonu önlemek için herhangi bir fiziksel aktiviteden sonra su tüketimi hayati önem taşımaktadır.

  1. Su hapları

Su hapları (diüretik ilaçlar), bir doktor tarafından öngörülen şekilde hafif sıvı tutulumu özelliğini tedavi edebilir. Bu haplar diüretik olarak işe yarıyor, yani bir insanın daha sık idrara çıkmasına neden oluyorlar. Sık idrara çıkma, vücudun fazla su ve sodyumdan kurtulmasını sağlar. Uzun süreli kullanım için su ilaçları önerilmemektedir. Dehidrasyon veya mineral açıklarını önlemek için mutlaka bir doktorun talimatı uyarınca kullanılmalıdır.

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/320603.php

www.spsskursu.org

spsskursu@gmail.com

Tel: 0533 813 8786

Dedeler ve nineler, torunlarınızda kanser riskini artırıyor musunuz?

Yeni bir araştırmaya göre, dedeler yaşam tarzlarının torunlarında uzun vadede sağlık üzerindeki etkilerinin farkında olmalıdır. Araştırmacılar, yarı zamanlı bakıcı şeklinde torunlarına bakan dedelerin kötü alışkanlıklarının hayatın ilerleyen dönemlerinde çocuklarda kanser riskinin artmasına neden olabileceğini ileri sürüyorlar.

Büyükanne ve büyükbabalar, kötü alışkanlıklarınızı kontrol altında tutun zira torunlarınızın uzun vadede sağlıklarına zarar verebilirsiniz. Çünkü, Birleşik Krallık’taki Glasgow Üniversitesi’ndeki MRC / CSO Sosyal ve Kamu Sağlığı Bilimleri Birimi tarafından yapılan yeni araştırmada bu sonuçlar elde edilmiştir.

Genellikle araştırmalar, ebeveynler gibi birincil bakıcıların zamanla çocuk sağlığının gelişimi üzerindeki etkileri üzerine odaklanmaktadır. Bu doğrudur çünkü; çocuklar her gün yaşadıkları insanları izlemekte ve ebeveynlerin davranışları, çocukların yiyecek, tutum ve benzeri zararlı alışkanlıklara olan tutumlarını etkileyebilmektedir.

Diyet, sigara içme, alkol tüketme ve fiziksel inaktivite, obezite ve şeker hastalığı gibi metabolik hastalıklardan kansere kadar, yaşamın ilerleyen dönemlerinde çeşitli hastalıklar için risk faktörü olabilir.

Dr. Stephanie Chambers ve arkadaşları araştırmalarında, dedeleri tarafından yarı zamanlı bakıcı şeklinde bakılan torunlarda uzun vadeli sağlık risklerini değerlendirdiler. Araştırmacılar özellikle de dedelerin torunlarında kanser gelişimi riskini nasıl etkilediğini incelemeyi hedeflediler.

Araştırmacılar 18 ülkeden toplam 56 farklı çalışmayı gözden geçirdiler. Bu çalışmaların hepsi de dede davranışlarının uzun vadede torunları üzerindeki sağlık risklerinin etkisini inceleyen araştırmalardan oluşmaktaydı.

Chambers ve ekibi dede davranışlarının (sigara içme, sağlıksız beslenme ve egzersiz yapmama gibi) uzun vadede torunları üzerindeki kanser riskinin artmasına nasıl katkıda bulunabileceğine odaklandılar.

Büyükbabalar, torunlarını şımartıp onlara tatlılar ikram ederken, şekerli gıdalar, içecekler sunarken ya da zararlı davranışları sergilerken, anne ve babasının kurallarından bir an olsun kurtulan torunlarda bu davranışlar olumsuz sağlık sonuçlarına yol açabilmektedir.

Araştırmacıların tespit ettiği bir başka zararlı büyükbaba alışkanlığı ise, torunlarının etrafında sigara içmekti, böylece torunların sigara dumanı soluyarak pasif içiciliğine sebep olmakta ve rol model olarak da muhtemelen ileride torunların sigaraya başlamasına ve arzulamasına zemin oluşturmalarıydı.

Dr Chambers, dedelerinin torunlarına herhangi bir şekilde zarar vermeyi düşünmediğini belirtti.

Araştırmacılar, “Bu araştırmanın sonuçları, sigaraya maruz bırakma ve düzenli olarak çocuklara gıda ikramlarında bulunma gibi davranışların çocuklarda ileriki hayatlarındaki kanser riskini artırdığını açıkça ortaya koyuyor” diye vurgulamakta ve “dedelerin bu riskleri istemeden yaptığını” bildirmektedir.

Araştırma ekibinin ortaya koyduğu bir diğer husus da, anne ve babaların, dedelerin çocukların etrafındaki istenmeyen davranışlarının farkında olmaları ve şiddetle onlara karşı çıkmaları gerçeğiydi.

Bununla birlikte, ebeveynler bazen bu konularda açık bir şekilde konuşma yapmanın zor olduğunu ve büyükanne ve babaların evdeki tütün dumanına maruz bırakma konusundaki tavırlarını değiştirmelerini veya teşvik etmesini zor bulmaktadır.

Araştırmacılar ayrıca “büyükanne ve babalarıyla vakit geçirmenin çocuklar açısından duygusal yararları da bulunduğunu” ve bunun da olumlu sağlık etkisinin olabileceğini hatırlatmaktadır.

www.spsskursu.org

spsskursu@gmail.com

Tel: 0533 813 8786